5 Şubat Cumartesi günü, sabah koşusu esnasında yaşadığım bir olay, çok şükür ki herhangi olumsuz bir şey olmadı, beni bir konuda düşünmeye ve bu yazıyı yazmaya itti.  

Aslında 40 yıldır bir türlü alışamadığım kültürel bir durumdan bahsedeceğim. Umarım bu konuda farkındalık yaratacak bir etkim olur.  

Karl Benz 1886’da içten yanmalı motorla çalışan ve hareket eden ilk otomobili icat etti. Ondan önce de otomobil ve benzeri araçlar olduğunu biliyoruz. Zaman içinde endüstriyel ve teknolojik gelişmelerin katkısıyla bugünün otomobiline ulaştık. Hatta yarının otomobilinin otonom olabileceğinden, uçabileceğinden ve bunlar gibi başka birçok özelliğe sahip olabileceğinden bahsediyoruz.

Benim burada odaklanacağım konu, otomobilin bir sürücü marifeti ile çalıştırıldıktan sonra vites – gaz – fren mekanizmaları ile çalışan bir aygıt olması. Basit görünse de aslında birçok farklı yetkinliğin bir arada kullanılması gereken bir eylemler bütünü.  

Otomobilin karmaşık yapısına rağmen hâlâ birçok insan sadece direksiyonun arkasında oturarak, gaza basınca giden ve frene basınca duran bir aygıtı hareket ettiriyormuş gibi davranıyor. Hâlbuki giden otomobilin parçası olduğu kocaman bir ekosistem mevcut. Dışarıda çocuklar, insanlar, hayvanlar, diğer araçlar, sürüşü etkileyen hava şartları, bu ekosistemi en iyi şekilde yönetmek için kurulmuş trafik ışıkları sistemi, dikkat edilmesi gereken yaya geçitleri, kavşaklar ve trafik kuralları var. Yani kısacası var da var. Böyle bakınca, türü ne olursa olsun, bir kara taşıtını idare edenin bir sürücü hem de bilinçli bir sürücü olması zorunluluğu çok net ortaya çıkıyor. Başka bir deyişle; araçta direksiyon arkasına oturup, gaza ve frene basarak bu işin yapılmaması gerektiği aşikâr. Sorsak herkes bunları biliyor, hatta öğretecek seviyede biliyor olduğunu söyler. Ama ben buna inanmıyorum. Hâlâ çok sayıda insanın sürücü olmanın ne anlama geldiğini bilmediğine, teorik olarak bilse de pratikte bilmediğine inanıyorum.  

Bakalım, birlikte değerlendirelim. Her gün hepimiz, aşağıdaki örnek durumları birçok kez görüyoruzdur:  

  • Yayaya yeşil yanarken dönüş yapan araçların yayaya yol vermemesi, verse de arkasındaki araçların buna korna çalarak tepki göstermesi. 
  • Trafik ışıklarında, kırmızı ışık yandığı hâlde EDS kamerası olmadığı için durmayan araçlar. 
  • Emniyet şeridi olarak tabir edilen, ambulans, itfaiye ve polis aracının geçişi için boş tutulması zorunlu şeritlerin acil durum dışında kullanılması.
  • Gereksiz şerit değiştiren araçlar. 
  • Şerit değiştirmeye karar verdiği anda sinyal verip diğer araçların bunu önceden tahmin etmesini bekleyen araçlar. 
  • Döner kavşaklarda kavşak içindeki araçların geçiş önceliğini bilmeyenler.  
  • Yoğun, akıcı olmayan cadde ve sokaklarda yayalara yol vermeyen araçlar.  
  • Yağışlı havalarda, özellikle ara sokaklarda, yaya kaldırımları yakınındaki su birikintilerinden hızlı geçen araçlar.  
  • Tali yollardan ana yola çıkmaya çalışan araçlara yol vermeyen araçlar.  
  • Yaya ve hayvanlara karşı dikkatsiz ve tedbirsiz davranan araçlar.  

Bu örnekleri çoğaltabiliriz ama değişmeyen gerçek şu ki bu konuda bilincimiz olması gereken seviyede değil.  

Bu arada vurguladığım konularda hassas olan sürücülere teşekkür etmek istiyorum. Amacım bir nebze de olsa bu konuya dikkat çekmek. Çünkü her canlının; çocuk, yaşlı, hayvan ayrımı yapmadan, sağlıklı yaşama hakkı var. Bilinçsiz insanların bunu elimizden alma hakları yok.  

2021 yılında trafik ekipleri genel bir uygulama yapmışlardı. Yaya geçitlerinde yayaya yol verilmesi konusundaki bilinci artırma amacı taşıyordu. Bence çok yararlı bir uygulama oldu. Eskisine göre yayalara yol verme eğiliminin arttığını memnuniyetle izliyorum. Tabii bu artışın ne kadar olduğuna yönelik istatistiki bir bilgi sahibi değilim ama güzel bir gelişme. Demek ki olabiliyor. 

Trafik cezalarının caydırıcılığı çok önemli. Ancak hiçbir zaman yeterli değil. Keşke herkes duyarlı davransa, keşke hep birlikte sağlıklı, kazasız keyifli günlerde buluşsak.

#insan #insanolabilme #trafik #trafikkuralları #saglık #saglıklıyasam #yasam #yasamkuralları #kural

GOYA ve Bize Kazandırdıkları

Yıldız Holding’de işlerimizi yakından takip etmek, müşterilerimizin, ekiplerimizin, iş ortaklarımızın, tüketicilerimizin yanında olmak, piyasaları yerinde gözlemlemek amacıyla çok güzel bir uygulamamız var: GOYA. Aslında bu bir uygulama değil daha çok kurum kültürümüzün, iş yapış şeklimizin çok önemli bir boyutu, bizim için adeta bir refleks. “Gez, Oturma Yerinde Artık” demek yerine bu uygulamamıza kısaca GOYA’lamak diyoruz ve bizim dışımızda da birçok kesim tarafından bu tanımın bilindiğini gözlemliyoruz. GOYA’nın güzel bir iş kültürü örneği olması bizi memnun ediyor.

GOYA’lamak benim için de çok önemli bir husus. Kendimi bildim bileli zamanımın önemli bir kısmını sahada; ekiplerimizin, müşterilerimizin, tüketicilerimizin yanında geçiririm. Çoğu zaman çevremden “Ne kadar çok geziyorsun” tepkisi alıyorum ve bu ziyaretlerin turistik gezi olmadığını vurgulama ihtiyacı hissediyorum. Tabii şunu da belirtmem lazım; her ne kadar iş amaçlı GOYA yapıyor olsam da bu saha gezilerinin bana farklı yerleri görmek, farklı kültürleri tanımak, farklı lezzetleri tatmak gibi güzel artıları da oluyor.

Güzel ülkemizin dört bir yanında faaliyette olan bir organizasyonun yöneticisi olarak 67 ilimizde (ve bağlı birçok ilçede) 383 Seç Market iş ortağımızı ekiplerimizle birlikte bizzat ziyaret ettim. Bu ziyaretlerden çok önemli kazanımlar elde ettiğimi gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Hoş sohbetler, içilen çaylar, perakende ve ticaret konulu değerlendirmeler, müşteri temasları eşliğinde çok güzel geri bildirimler almak GOYA kültürünün en önemli kazanımı bana göre. Gelişim alanlarımızı, eksiklerimizi duymak, önerileri dinlemek ve bunlardan hareketle işimizi geliştirmek, ekiplerimizi, iş ortaklarımızı ve müşterilerimizi mutlu etmek için #mutluetmutluol yeni adımlar atmak bizim için en güzel hediye. Böyle kıymetli bir hediyeye kim itiraz eder ki!

Tabii bunun yanında, eğer mutlu edebilmiş isek, ziyaret ettiğimiz Seç bayilerinden güzel şeyler duymak da bizi motive ediyor. Farklı bölgelerden farklı kültürlerin temsilcisi iş ortaklarımızın konulara birbirinden değişik yaklaşımlarının Seç ekosistemi için müthiş bir zenginlik olduğunu düşünüyorum. İşin güzel yanı şu ki; bu müthiş çeşitliliği Seç Market’in gülen yüzü altında ortak bir kurumsal yaklaşımda birleştirme yolunda çok ileri bir seviyedeyiz… Ekiplerimizin ve iş ortaklarımızın eline sağlık, teşekkürler. Bu zenginlikten elde edeceğiniz tecrübelerin ve güzel örneklerin ekosistemimizi geliştirme yolunda çok önemli olduğu aşikar. Her biri bağımsız işletmeci olan iş ortaklarımız çok rahat bir şekilde; şikayetlerini, sıkıntılarını, beklentilerini, önerilerini, rekabette nasıl daha güçlü olabileceğimizi ve daha birçok konuyu bizlere dile getiriyor. Her birine ihtiyacı olan desteği vermeyi, iş ortaklarımızın mutluluğunu sağlamak amacıyla ekipçe görev biliyoruz. İş ortaklarımız da temas ettikleri herkesten hem destek hem de aynı yönde yorumlar aldıklarını ve bundan memnun olduklarını dile getiriyorlar. Bu durumun da Seç ekosisteminin güçlü yanlarından biri olduğunu düşünüyorum. Seç Market ailesinin tüm Türkiye’ye yayılmış samimi bir esnaf ekosistemi olduğunu yakından tecrübe ettim. Zorlu rekabet şartlarında gün geçtikçe güçlenen esnafımız ve mutlu ettiğimiz müşterilerimizle hızlı büyümemizi sürdüreceğimiz konusunda şüphem yok. GOYA kültürü işte böyle bir şey. Hem işinizi yapıyorsunuz hem farklı yerler görüyorsunuz hem farklı insanlar tanıyorsunuz hem de yöresel lezzetlerin tadına bakıyorsunuz. Bundan iyisi can sağlığı!

GOYA’lamaya devam…

Sürdürülebilirlik … Spor ile iş hayatının inanılmaz benzerliği

15 Ağustos Cumartesi yaptığım 17km koşu, aslında bildiğim, ama bir süredir üzerinde düşünmediğim bir konuya yönlendirdi beni yeniden.

Bu konuya geri döneceğim, biraz sporculuk geçmişimden ve spora bakış açımdan bahsetmek istiyorum.

6 yaşında spora Almanya’da küçük bir kasabanın futbol okulunda başladım, hayalim Bayern Münih’te futbol oynamaktı, 10 yaşında ailemin Türkiye’ye dönüş kararı ile bu hayalim yok olmuştu. Ülkemde futbol ile ilgili şartlara uyum sağlayamadığım için futboldan uzaklaştım ve başta voleybol olmak üzere farklı branşlarda şansımı denemeye devam ettim. Ta ki Işıklar Askeri Lisesi hazırlık sınıfında koştuğum 1500m sınavına kadar. Okul takımı sporcusundan daha iyi bir 1500m derecesi koşunca tüm spor bölümü beni atletizm branşına yönelmem için ikna etti.

O andan itibaren her şeyim atletizm oldu, askeri lise ve Hava Harp okulunda yaz sezonunda pist yarışlarına (800 ve 1500m), kış sezonunda kros ve yol yarışlarına (10 – 40km arası) katıldım, atletizm liginin profesyonel bir kulübünde koştum, farklı dereceler ve madalyalar kazandım. 800m’de 1,57 ve 1500m’de 3,59 derecelerini yapacak kadar da çok çalıştım. Açıkçası içimde kalan tek şey oldu, o da milli takım seçmelerine katılmama izin verilmemesi oldu.  Bir askeri lise öğrenci lideri olarak milli takım sporcusu olunamıyormuş maalesef.

Boğaziçi Üniversitesinde de atletizme devam ettim, ancak koşmanın benim için hobiye dönüştüğü dönem de üniversite dönemi oldu. Mezuniyetten sonra da hobi olarak bugüne kadar, yaklaşık 25 yıldır, koşuyorum. Koşmayı seviyorum, güzel ülkemin ve dünyanın çeşitli bölgelerinde koşma fırsatım oldu. Hayal kurabiliyorum, önemli meseleleri koşarken düşünebiliyor ve bitirince aldığım notlar üzerinden bunları hayata geçirmeye çalışıyorum. Kısaca koşmak benim için iş hayatım ile özel hayatımın birbirine karıştığı keyifli ve güzel bir hobi.

Özetle 45 yıldır sporun içindeyim ve öğrendiklerimden biri şu : seni öldürmeyen şey seni güçlendirir.

Bu kadar yıl spor yapınca ve bunun 25 yılını iş hayatı ile iç içe yapınca, insan önemli çıkarımlar elde ediyor ve bunları hayat tecrübesine ekledikçe de yararını görüyor.

Mesela sporu sistematik yapmak çok önemli, hem zamanı, hem sağlığı hem de vereceği hazzı yönetmek için. Aynı şekilde birçok işi de sistematik yapmak başarıyı beraberinde getirmiyor mu ?

Sporda disiplin çok önemli, tabii önemli başarılar veya sonuçlar elde edilmek isteniyorsa. İş hayatında disiplin daha mı az önemli ?

Spor ve iş dünyasının ilişkisi ile  ilgili iki makaleyi de paylaşmak istiyorum.

https://www.cnbc.com/amp/2018/04/27/7-sports-strategies-you-can-use-to-succeed-in-business.html

Çalışkan ve azimli sporcu mutlaka başarılı oluyor, aynı şekilde iş dünyasında da başarılı olma ihtimali çok yüksek.

İş hayatında teknolojinin hayatımıza daha çok girmesi, disrupt etmesi (alt üst etmek, oyunun kurallarını değiştirmek), yapay zeka ve makine öğrenmesi unsurlarının etkinliğini kanıtlaması ile IQ vs EQ denkleminde dengelerin değişeceği tahmin edilebilir. Bana göre EQ ile bağlantılı yetkinliklerin başarıda öne çıkması kaçınılmaz. Çünkü artık işi yönetmek yerine (bunun için teknolojiden yararlanmaya başladık) insan ve durumları yönetmek önem kazanmaya başladı. Bana göre, işte burada spor ile iş dünyasının birbirine paralellikleri eskiye göre daha çok ortaya çıkmaya başlıyor.

Giriş bölümüne geri dönecek olursam,

Birkaç yıldır aylık 100-120 km koşarak yılda 1.000-1.200 km yapma hedefim var. Bunu içinde bulunduğumuz yıla kadar başardım diyebilirim. 2020’ye girerken de bu hedefimi biraz daha geliştirip yıllık 1.500km ve 5-7 adet yarı maraton olarak belirledim. Yılın ilk iki ayı gayet güzel gitti, 1 Mart’ta Antalya yarı maratonunu da 99 dakikada tamamlayarak motive olmuşken Covid-19 gündeme bomba gibi düştü ve 20 Mart – 31 Mayıs arasını tek km bile koşmadan geçirdim. Haziran ile birlikte yollara geri döndüm ve kaldığım yerden devam dedim. O günden bugüne kadar spor ve iş dünyası bağlamındaki benzerliği çokça düşündürecek durum yaşadım. En sonuncusunu çok önemli buluyorum. Altyapım yeterli düzeyde güçlenmediği ve stratejik olarak hazır olmadığı için belli bir noktadan sonra (bu durumda ilk 10km) performans düşüyor, yorgunluk, bıkkınlık başlıyor. Tabii bu durumda bir an evvel bırakmak istiyorsun, ama bırakmıyorsun, çünkü hırslısın. Bu da durumu daha iyiye götürmüyor, aşırı yorgunluğa götürüyor. Sonuç : hedeflerinin gerisinde kalıyorsun, çok daha iyi bir derece ile tamamlayabileceğin koşuyu moral bozucu ve yorgun şekilde tamamlıyorsun. Tekrar koşmak için uzunca süre dinlenmen gerekiyor. Senden daha güçlü altyapısı olan arkadaşların (rakip demeyelim) arayı açıyorlar. Yetiş yetişebilirsen ondan sonra.

Şimdi sporda yaşadığım bu örneği bir şirketi / organizasyonu düşünerek canlandırmak oldukça kolay. Tespit de çok açık : her organizasyon uzun vadeli hedefini belirlenmeli, buna giden yolda kısa vadeli antrenman programlarını yapmalı, altyapısını buna göre planlamalı ve gerçekleştirmeli. Çok çalışmalı ve ani durumlara karşı esnekliğini oluşturmalı, gerekirse antrenman programında değişiklik yapabilmeli. Bu reçete ile başarı kesin 🙂 tabii arada sırada elde edilen kazanımları da kutlamak güzel olur .

😊 Mutlu et, mutlu ol 😊

Çok iyi bir Takım olmak ve Çok Başarılı olmak için…

Altan Sekmen

Benim için takım olma ve yöneticilik yolculuğu 1982 yılında Askeri Lise öğrencisi olmamla başladı. 14 yaşında bir çocuktum ve sınıf subayımız bana başlangıçta ne olduğunu bilmediğim  sınıf çavuşluğu görevi vermişti. Koluma pırpırları diktirince hoşuma gitmişti, ama her şeyin bir bedeli olduğunu kısa zamanda öğrenecektim. Bir sabah ders öncesi sınıf subayımız beni yanına çağırdı ve 28 sınıf arkadaşımla birlikte kaldığım yatakhanemize gittik. İçeriye girince bana “şöyle bir bak bakalım nasıl görünüyor” dedi. Ben de hızlıca göz gezdirdim, bize gösterildiği şekle yakın biçimde yataklar yapılmış, dolap kapakları açık, elbiseler kılıfları içinde ve diğer eşyalar da belli bir düzende bırakılmıştı. Ne diyeceğimi bilemedim, ama çekinerek bize gösterildiği şekilde cevabı verdim. Gel bakalım dedi ve birlikte birkaç yatağın çarşaf gerginliğine, nevresim katlanma şekline baktık. Sonra da birkaç dolaba baktık. Şimdi söyle bakalım nasılmış sorusunu tekrarladı. İlk bakışımdan farklı bir manzara görmüş ve şaşkınlığımı gizleyememiştim, çünkü ayrı ayrı bakınca yatak ve dolapların aslında o kadar da özenli ve tertipli bırakılmadığını fark etmiştim. Sınıf subayımız hayatım boyunca unutmadığım birinci dersi verdi : “Gerçek başarı detaylarda saklıdır, detayları yeterince iyi olmayan bir bütün tam anlamıyla başarılı olamaz”. Bunu disiplin ve bir ordunun başarısına bağlayan kısa bir sohbet ettik (konumuz ile ilgili görmediğim için yazmıyorum). Sonra yatakhanenin tam anlamıyla olması gerektiği şekilde bırakılmamış olması ve benim de sevk ve idareden sorumlu sınıf çavuşu olmam nedeniyle hafta sonu iznine çıkamayacağımı söyledi. Bu beklemediğim gelişme karşısında ne yapacağımı bilemedim ve kendimi savunmaya çalıştım, arkadaşlarıma karşı tavırlarımı değiştireceğim mesajı vermiş olmalıyım ki benim için daha da etkileyici olan ikinci ders geldi : “Şunu hiçbir zaman unutma, onlar senin arkadaşların ve onlarla gününün tamamını geçiriyorsun, onlarla ilişkini bozacak hiçbir şey yapmamalısın”.

O günden beri lise, üniversite ve iş hayatımda hep bu iki dersi hatırladım, uygulamaya çalıştım, gelişim alanlarım olsa da başarılı olduğumu düşünüyorum. Aslında şunu öğrendim bu yolculukta; takım performansı bireylerin kişisel performanslarından daha çok o bireylerin takım olma başarısı ile doğru orantılı. Kişisel olarak yüksek performans sergileyen bireylerden kurulu takımların başarılı olamadığı, kişisel olarak yüksek performansa sahip olmayan bireylerden kurulu takımların başarılı olabildiği birçok örneğe rastlamaktayız.

Almanya’da ilkokul okumuş, lise ve üniversite döneminde askeri okullarda öğrenim görmüş, eğitim almış, 38 yıldır yöneticilik ve liderlik yapmaya çalışan disiplinli biri olarak yaklaşık 15 yıldır iletişim ve organizasyonel yapılanmalar üzerine okumalar, araştırmalar yaptım, eğitim ve koçluklar aldım.  Bunları tecrübelerim ile birlikte değerlendirip kendimce üç boyutlu ideal bir model oluşturdum : 

  1. Kalp & Artı
  2. Sevgi, Güven, Özgüven
  3. Çevik yaklaşım

Birinci boyut :

Yaklaşık 20 yıl önce sevmek ve pozitif olmak kavramlarını hayatıma farklı bir şekilde dahil etmeye karar vermiş ve kendimce  “kalp ve artı” konseptini geliştirmiştim.

Zaman ilerledikçe, aslında basit görünen bu görselin hayatımdaki değerlerimle birlikte ne kadar muhteşem bir mekanizma yaratabileceğini keşfettim….

O günden beri hem özel hayatımda hem de parçası olduğum tüm organizasyonlarda bu felsefenin ne kadar önemli olduğunu her vesilede anlatmaya çalışıyorum.

Bir de hepimizin değerleri var. Değerlerimiz bizi anlatan, toplumdaki yerimizi belirleyen belki de en önemli yapı taşlarıdır. Mesela hakkaniyet, iyi ahlak, hoşgörü gibi değerlerimizi sevmek ve pozitif olmak gibi felsefelerle birlikte yansıtmamın zenginlik getireceği aşikardır.

#Sevmek kelime anlamı olarak :      

1. sevgi ve bağlılık duyumsamak.

2. birine gönül vermek, bağlanmak.

Toplumda sevmek denilince daha çok akla aşık olmak geliyor. Aslında sevmek o kadar geniş ve o kadar güzel bir eylemdir ki … Yaradanı ve yaratılanı sevmek, en çok Allah’ı sevmek ve sonra yaratılan her şeyi sevmek ne güzel bir felsefedir.

#Pozitif bakmak ise önemli bir başka felsefe. Karşımıza çıkan her durum aslında bizim anlamlandırmamız ile hayatımıza dahil oluyor. Durum, bir gerçek ve biz bu gerçeğe ne anlam yüklersek onu yaşıyoruz. Basit bir dolu bardak boş bardak örneği var. Yarısı dolu yarısı boş bir bardağa baktığında, bu bardağın yarısı dolu, ne güzel diyenler var, bir de bu bardağın yarısı boş diyip üzülenler var. Doğal olarak iki bakış açısı da farklı eylem ve duygulara, devamında da farklı sonuçlara yol açıyor. Halbuki en baştaki bardak bir gerçeklik iken, biz ona farklı anlamlar yükleyerek bu gerçeklik ile ilgili kaderimizi tayin ediyoruz. Buradan hareketle pozitif bakış açısına sahip olmanın, her duruma pozitif bakmaya çalışmanın aslında bizi daha mutlu ve huzurlu bir sonuca ve hayata götürebileceğini söyleyebiliriz (kesin olmamakla birlikte kuvvetle muhtemel).

Her birimizin değerleri var ve bunlar kişiliğimizi, diğerleri üzerindeki etkimizi belirliyorlar. Bu değerlerimizi sevmek ve pozitif olmak gibi bir felsefe ile birlikte yaşadığımızda çok daha mutlu, huzurlu ve güzel bir hayat yaşayabiliriz. Bununla birlikte aslında istediğimiz her şeyi yapabileceğimizi, her şeyin mümkün olabileceğini fark edebiliriz, ben fark ettim ve buna inanıyorum.

İkinci boyut (1)

Organizasyonlarda hem takım olarak bir arada olmayı hem de takım olarak başarılı olmayı sağlayan üç önemli unsur söz konusu. Hayatımızda zaten var olan Sevgi, Güven ve Özgüven’in doğru bir şekilde yorumlanıp organizasyonda var edilmesi ile sihirli sonuçlar elde etmek hiç de zor değil.

Sevmek konusunu birinci boyutta detaylı olarak anlatmıştım. Bir ortamda Sevgi varsa orada huzur vardır, bağlılık vardı. Bu da Gönüllülüğü beraberinde getirir.

Kendini Güvende hisseden insanlar üzerine düşeni yaparlar ve yarı yolda bırakmazlar. Organizasyonumuzda güven tesis edersek İşbirliğinin önünü açmış oluruz. İşbirliğinin olduğu yerde de ortak amaçlar doğrultusunda davranma ve her durumda birbirini destekleme ortamı doğal olarak oluşur.

Özgüven, insanların hayal güçlerini kullanmaya ve sahip oldukları bilgiyi ortaya koymalarına yol açar. Organizasyonumuzda takım üyelerinin özgüvenlerini ortaya koyacakları bir atmosfer oluşturursak Yaratıcılığın önünü açmış oluruz. Yaratıcılık da beraberinde yenilikçi olmayı, problem çözmeyi, icat etmeyi, tedbir almayı getirir.

Üçüncü boyut

Şirket yönetimi söz konusu olduğunda aklımıza ilk gelen emir komuta tipi yönetim şeklidir. Bu tarz yönetimin geçmişi çok eski, ancak içinde bulunduğumuz dönemde onun yerini alacak, yeni değerler, prensipler, uygulamalar ve faydalar içeren radikal bir alternatif ortaya çıkmaya başladı (2). Evet çevik metodolojiler artık sıkça konuşulmaya başlandı. Aslında 20 yılı geçkin süredir çevik organizasyonlar vardı, ama daha çok teknoloji şirketleri tarafından kullanılıyordu. Günümüzde fark yaratan disruptive (kural değiştiren) yaklaşımlar bu tür yapılanmaların aslında birçok birimde, hatta şirket üst yönetimlerinde kullanılabileceğini kanıtladı.

Hiyerarşik yapılar birer makine gibidirler, emir komuta zinciri yukarıdan aşağıya ne derse makine o doğrultuda çıktı üretir. Bürokrasi, detaylı talimatlar, silolar….bu yönetim şeklinin olmazsa olmaz unsurlarıdır. Bu şekilde başarı da başarısızlık da mümkün.

Yeni nesil çevik yaklaşım bambaşka bir bakış açısıyla yaklaşır ve yaşayan organizmalar ile organize olmayı hedefler. Biraz açmak gerekirse; şirket üst yönetimi bu yaklaşımda gidilecek yönü gösterir  ve kolaylaştırıcılık rolünü üstlenerek liderlik eder (3).

Organizasyondaki birimleri ortak bir kültürün ve hedefin etrafında toplanmış bağımsız organizmalar olarak düşünmeli ve organizasyonun ana yönetim organı (mesela icra kurulu) stratejik hedefleri belirleyen, yön gösteren, genel motivasyonu sağlayan rolü üstlenmelidir. Burada OKR (Objectives & Key Results) denen son dönemin çokça kullanılmaya başlanan hedefleme ve takip modeli devreye girmekte ve bağımsız organizmaların (büyük resme bağlı kalarak) ayrı ayrı hedeflerine odaklanmalarını sağlamaktadır. Organizmalar (aslında şirketin farklı birimleri) bir yandan kendi işlerini geliştirmeye ve hedeflerini gerçekleştirmeye odaklanırken, bir yandan da diğer organizmalar ile gerekli koordinasyonu sağlıyor olurlar. Bir önemli nokta da şirket ana yönetim organı ile organizmaların iletişimini üstlenen organizma liderlerinin güçlü ve yetkinliği yüksek bireylerden oluşma gerekliliğidir. 

Özetle;

Bu üç boyutu bir arada yaşatarak çok başarılı ve yüksek performans sergileyecek bir organizasyon oluşturulabilir. Sevginin ve pozitif yaklaşımın hakim olduğu bir organizasyonel kültür oluşturup, güven ve özgüven unsurlarını ön plana çıkardığımız çevik bir yapılanma ile bunu başarabiliriz. En tepeden en alt kademeye kadar bu yaklaşımı içselleştirerek oluşturmak ve yaşatmak tabii ki Kolay (4) değil, ama Mümkün (5).

Ben inanıyorum, uygulamaya çalışıyorum, başarılı olacağımıza da inanıyorum.

Kaynaklar .

(1) Nurdoğan Arkış, İletişim ve Liderlik Eğitimi Notları, 2006

(2) Harvard Business Reviev Türkiye – Çevikliği Kucaklamak (Hirotaka Takeuchi Jeff Sutherland Darrell Rigby)

(3) McKinsey & Company – The five trademarks of agile organizations (January 22, 2018 | Report)

(4) Kitap önerisi : Sandığınızdan Daha Kolay (Dr. Richard Carlson)

(5) Kitap önerisi: Mümkün (Nurdoğan Arkış)